Komplo Teorilerinin Dayanılmaz Çekiciliği

Can Koçak — Ekim 2014’te ekibiyle birlikte hayata geçirdiği vesaire.org ile, ilk günden bu yana çevrimiçi platformların doğasına aykırıymış gibi görünen zamansız ve “uzun” yazılar yayımladı. Editoryal yaklaşımlarının bir diğer unsuru, internetteki bilgi bolluğunun ister istemez yol açtığı kirliliği biraz olsun gidermek, bulanık suları berrak hâle getirmekti. Pandemi gibi (en azından insanlığın günümüzde hayatını sürdüren üyeleri için) yepyeni bir kriz de elbette bu kirlilikten nasibini aldı. Project Zoom için meselenin özellikle Türkiye’de göz ardı edilen bir yanına, salgın hastalıkların gıda tedarik zincirleriyle ilişkisine odaklandı. Komplo Teorilerinin Dayanılmaz Çekiciliği adlı bu yazıda, bu sürecin yayıncılıkla ilgilenenler için nasıl geçtiğine, özellikle ne açılardan zorlanıldığına değiniyor.

Ortadoğu’da mütemadiyen yeniden dağıtılan kartlar hakkında en son hangi mahalle esnafıyla sohbet ettiniz? Kalabalık bir bayram günü enişteniz bir yandan baklava yerken eski bir MİT ajanının sözleriyle ABD’nin karanlık emellerini açığa çıkardı mı? Özellikle kriz anlarında ayyuka çıkan komplo teorileri, başından kriz eksilmeyen bir ülkenin vatandaşları olarak artık hayatımızın bir parçası. Peki, sokakta, sohbette, evde, televizyonda ve hatta derslerde sürekli karşımıza çıkan bu teoriler hakkında endişelenmeli miyiz?

Komplo teorisi, TDK’da “bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü” diye tanımlanıyor. Arkasında yatan psikolojik ve sosyolojik temeller ise aslında oldukça anlaşılır. Komplo teorileri üzerine çalışmalar yapan Profesör Michael Barkun’a göre komplo teorilerinin 3 temel özelliği var:

  • Kafa karıştırıcı bulunan, kurumsal açıklama ve analizlerin açıklamaya yetmediği durumlara anlaşılır açıklamalar getirdiklerini iddia ederler.
  • İddia ettikleri açıklamalar her zaman basit ve nettir. Bunlara inanmak olayların özündeki karmaşık ilişkileri ve onların sonuçlarını kavramaktan çok daha kolaydır.
  • Bu teoriler her zaman “üst düzey yetkililerden” gelen bilgilerdir ve bunlara inanmak, durumlara açıklık getiremeyen bir cehaletin aksine âdeta üstün bir bilgi göstergesiymişçesine sunulur.

Bu özellikler doğrultusunda ortaya atılan, çoğu insana çılgınca ve hatta ahmakça gelebilecek sayısız iddia ise bilimsel gerçekleri hızla arkasında bırakarak çoğu zaman komik, bazen de tehlikeli inanışların öznesi olur. Komplo teorileri bazen belirsizliğin korkutuculuğundan, bazen neden-sonuç ilişkilerinin kavranamayışından bazen de basitçe daha üstün olma arzusundan yeniden üretilebilir. Bu da aslında (özellikle de kriz anlarında) oldukça anlaşılırdır, çünkü bir şeyden korkmamak ya da endişelenmemek için onu anlıyor ve açıklayabiliyor olmak gerekir. Dolayısıyla dayanaksız da olsa bir şeylerin açıklamasına sahip olma dürtüsü insanı yatıştırır. Ancak kriz anlarını açıkça çözümsüz ve içinden çıkılamaz hâle getirdiği göz önünde bulundurulduğunda bunun sağlıklı bir yatıştırma olmadığı da kesindir.

İllüstrasyon: Franziska Barczyk

Gerçek bir kriz ânı olarak tanımlanabilecek COVID-19 pandemisi sırasında karşılaştığımız onlarca komplo teorisini ele alalım. Çin’in daha önce adını bile duymadığımız bir bölgesinde adamın tekinin bir yarasayı yiyivermiş olması açıklamasının gıda üretiminde süregelen problemleri, bunun olası sonuçlarını, konunun kapitalizmle ilişkisini sorgulamak ve çözümlemekten çok daha kolay olması anlaşılır. Bunun yanında virüsün 5G teknolojisi yüzünden ortaya çıktığından tutun havalar ısınınca kendiliğinden yok olacağına, Çin, ABD ya da Rusya’daki “laboratuvarlarda üretildiği” iddialarından bunun dünya düzenini alaşağı etmek isteyen bir komünist propaganda aracı olduğunu söyleyenine kadar, neredeyse yüzlerce birbirinden bağımsız, gerçekliği olmayan bilgi her gün durmadan, üstelik bazen de siyasiler ya da kanaat önderleri tarafından yeniden üretiliyor. Kaynak bir yana dursun, çoğu zaman en ufak mantık kırıntısı dahi taşımayan bu iddiaların, sadece reyting/tıklanma sayısı üzerine kurulu ana akım medya kanalları aracılığıyla hızla yayılmasının insanların sağlık önlemleri hakkındaki tutumlarını etkileyebileceğini düşünmek ise endişe verici, zira böyle bir senaryo dolaylı yoldan ölümlere dahi sebebiyet verebilir.

vesaire’de salgının gıda tedarik zincirleriyle ilişkisini anlatmaya yönelik bir yazı dizisine soyunduğumuzda bizim de en zorlandığımız konulardan biri sapla samanı birbirinden ayırmak oldu. Komplo teorilerine biat etmediğimizi düşünsek de doğru bildiğimiz yanlışlarla da pek tabii yüzleştik. Biyologların dahi farklı şekillerde açıkladığı bir süreci doğru anlamanın ve anlatmanın kolay olmadığını kabul ediyoruz, ancak bir yandan da anlatılmadığı ya da en azından anlatılmaya çalışılmadığı takdirde sürekli olarak yeniden üretilen safsataların kaygı verici bir hâl aldığını da gözlemliyoruz.

Küresel ısınmanın bir düzmece olduğu, dünyanın sadece birkaç aile tarafından yönetildiği ve üstelik düz olduğu gibi milyonların inandığı asılsız iddialar sadece olayların neden-sonuç ilişkilerini mantıksız noktalara çeker ve çözümlerini zorlaştırır. Örneğin küresel ısınmanın varlığını kabul etmemek yakın bir gelecekte içme suyuna ulaşabilmek konusunda yaşayacağınız zorlukları azaltmaz, bilakis artırır. Aynı şekilde dünyadaki yoksulluğun sebeplerini birkaç “inanılmaz gizli” ailenin soyağacına indirgemek de çözüm sağlamaz, çünkü bu aileler zaten ulaşılmazlardır ve görünüşe göre yaşadığımız ülkedeki işçi sınıfıyla da bir alakaları yoktur. Yani bu bakış açısına göre yoksulluk tamamıyla çözümsüzdür.

Benzer bir durum korona virüsü hakkındaki komplo teorileri için de geçerli. Bu virüsün ortaya çıkmasını elverişli kılan koşullar sorgulanmadıkça COVID-19 pandemisinin sonu gelse bile küresel pandemiler dünyada birilerinin hasbelkader “tuhaf hayvanlar yemeleriyle” yeniden ortaya çıkabilir ve bu talihsiz durum yüzünden aniden birkaç yıl daha evde kalmamız gerekebilir. Eh, “Zoom çalıştığı sürece bir problem yok,” diye düşünüyorsanız o zaman başka tabii…

Komplo teorilerinin yeniden üretimindeki rolümüzü sorgulamak ve kendimizi bu yanlış bilgi kuyusunun dışına çıkarabilmek için yapılacaklar ise aslında onlara inanmak kadar kolay hâle getirilebilir. En önemlisi bilginin kaynağını ve tabii kaynağın güvenilirliğini sorgulamak. Bir bilgi (kim tarafından olursa olsun) ortaya atıldığında elbette “Bunun kaynağı nedir?” sorusunu sorma hakkımız var ve inanın bu soru öbeğini kullandıkça çevrenizde ne kadar asılsız bilgi olduğuna siz bile şaşıracaksınız. Komplo teorisyenlerinin hiç beklemedikleri bu soru karşısındaki surat ifadesi ise keyifli bir bonus olacak.

Written by

Impact Journalism Grant Programme // Medyada Değişim Yaratanlar İçin Hibe Programı

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store